Lizbon

27.12.2017
1 görüntülenme
Lizbon

Ankara’da yaşayan bir çift olarak bir yere direkt uçmak zor bir ihtimal. Bu nedenle yine İstanbul aktarmalı olarak Lizbon yolcusuyuz. İstanbulLizbon uçuşu yaklaşık 4,5 saat sürüyor. THY uçağımız yeni bir Boing 737-800’dü. Bir defa daha gördüm ki kesinlikle ben bir Boingsever’im. Yeni Boing’de koltuklara bağlı TV sistemi değişmiş; daha hassas ve kaliteli bir ekran gelmiş, yeni ve ince koltuklar filan genel olarak her şey olumlu yönde değişmiş. Koltuklar inceldiği için diz mesafesi biraz daha rahat.
iPad’de bir film seyrettikten sonra bu sistemde neler var diye baktım ve bu yılın Oskar ödüllü filmi The Revenant’ı izledim. Di Caprio çok bekledi diye ödülü verdiler diye düşünmüştüm ama gerçekten hak etmiş.

Eve yerleştikten ve ev sahibimiz Pedro ile biraz sohbet ettikten sonra kendimizi Lizbon’u keşfetmek için sokaklara attık. Lizbon’da 5 gece kalacağız ama 2 günümüzü Sintra ve Cascais’e ayıracağımız için esasen net 3 günümüz var. Daha sonra 3 gece de Porto’da kalacağız.

Portekiz‘in başkenti ve en büyük şehri olan Lizbon’a iner inmez Portekiz’in diğer Avrupa ülkeleri gibi zengin olmadığı fikrini ediniyorsunuz; her şey orta halli, hiçbir şey iddialı değil. İnsanlar da böyle, modaya uymaları da. 3 milyona yakın nüfusu olan şehirde belediyecilik olarak da herşeyi modernleştirme çabası olmadığı çok net. “Böyle mutlular” izlenimi alıyorsunuz. Dikkati çeken bir konu da ırkın çok karışık olması. Tipik Portekiz insanı esasen bize çok benziyor. Bizden farkı sömürge zamanlarından kalma Afrika kökenli ciddi bir kısmın da olması. İnsanları güler yüzlü, kesinlikle cana yakın. Eğer bir adres sorarsanız hangi dilde sorduğunuz önemli değil; onlar uzun uzun Portekizce anlatmaya başlıyorlar. Ülkemizden farkı biz yüksek sesle Türkçe konuşunca turistlerin Türkçe anladığını sanırız Portekizliler normal tonla anlatıyorlar. Bizim açımızdan bakıldığında ilginç bir konu da çok az Türk vatandaşının turist olarak burada bulunuyor olması. 10 gün boyunca 8 kişilik bir grup ile 1 çifte rastladık sadece. Birçok giriş yerinde nereden geldiğinizi listeye işaretliyorlar; buralarda da gün içinde gelen ilk Türk bizdik.

Lizbon’da bize göre 4 ana semt var; Alfama, Belem ve Ciaho (Baixa) ve Bairo Alto. Biz Avenue Liberdadae’nin sağında bir bölgede kaldık. Sarı ve yeşil metro hattına 5 dk yürüme mesafesindeydik. Lizbon gezimiz için bu defa airbnb sistemi ile bir evde kalmayı tercih ettik. Lizbon’da eğer merkeze çok uzak bir yerde kalmıyorsanız lokasyonun çok fazla önemi yok çünkü birçok yere yürüyebiliyor ya da metro ağını kullanabiliyorsunuz. Ancak önemli konu Lizbon’un çok tepeli, inişli çıkışlı bir yer olması; haritada yakın gördüğünüz yer için çok dik bir yokuş çıkmanız gerekebiliyor.

Lizbon’un turistler için hareketli ve ilgi çekici kısmı haritaya göre solda Torre de Belem, sağda Kale, yukarıda Liberdade Bulvarının sonundaki meydan olan Praça do Marques de Pombal ve altta Targus Nehri olan bölge. Bunun dışındaki alanlar ise daha çok iş dünyasının olduğu ve çoğu Lizbonlunun oturduğu modern kısım. Lizbon’u yukarıda saydığımız sınırlarla çevrili alandan ibaret saymak büyük bir hata olur çünkü orası sadece downtown. Mall’lar vs ise daha çevrede konumlanıyor.

Her şehirde pek önermeyiz ama Lizbon’u hızlı ve etkili bir şekilde görmenin en kolay ve yorucu olmayan yöntemi 48 saatlik bir Sightseeing Tur satın almak. Bu amaçla 4 ayrı firma var. Hop on Hop off, Grey Line, Yellow Bus en önemli 3 tanesi. Bir tane daha var ama otobüsü çok az olduğu için ondan bahsetmeyelim. Bu 3 firmanın da Kale, Belem, Modern kısım ve Cascais’e giden 4’er ayrı rotası var. Yellow Bus’ın bileti ile kendine ait ve Kale tarafında işleyen kırmızı tramvaylara da binilebiliyor bu açıdan 1 tık önde diyebiliriz. Fiyatlar 2 gün ve 4 hat için 26 euro civarında. Harita üzerinde bakılınca her yere kolayca yürünebilirmiş gibi mesafeler ama yokuşlar nedeniyle o kadar kolay değil. Belki duymuşsunuzdur; Lizbon İstanbul ile birlikte “7 Tepeli Şehir” unvanı olan iki şehirden birisi.

Biz hem 48 saatlik bir tur satın aldık, hem de 10 euro yükleyerek metro kartı aldık. Eve (ya da otele) dönmek için de tabii ki metro, tram ve otobüslerde geçerli bu karta ihtiyacınız olacak. Metro duraklarındaki makinalardan (İngilizce menü mevcut) kartınızı istediğiniz miktarda kredi yükleyerek alabiliyorsunuz. Bizce 10 euro başlangıç için yeterli. Kartı metro’ya hem girerken hem çıkarken okutmanız gerekiyor. Bu arada İngilizce menü makinalarda var derken bahsetmeden geçemeyeceğiz Hop on Hop Off tur otobüslerinde 14 dil seçeneği ile anlatım var ve maalesef Türkçe yok. Dile kolay 14 dil ama maalesef biz yokuz. Neyse gelelim metro sistemine; yeşil (Verde), mavi (Azul), Sarı (Amarela) ve Kırmızı (Vermelha) olmak üzere 4 hat buluyor. Bazı yerlerde kesişen hatların ana istasyonu Baixa Chiado (Başa Şiado okunuyor) Tipik bir turist iseniz en çok kullanacağınız hatlar Verde ve Azul olacaktır bir de tabii ki meşhur sarı tramvay hattı no:28. Bu hat birçok yerden geçen turistik bir hat ama en çok Kale’ye (Castelo de S. Jorge) ulaşmak için kullanılıyor. Her şehrin “olmazsa olmaz” bir aktivitesi vardır ya; Lizbon’un ki de bu tramvay ile Kale’ye çıkmak. Hatıra olarak Sarı Tram olan bir t shirt, magnet vs alırsınız artık

Konu açılmışken biraz “Castelo de S. Jorge” kalesinden bahsedelim. Kale ile ilgilenmiyorsanız bile manzarası için bu kaleye mutlaka çıkmalısınız çünkü Lizbon’un en güzel manzarası burada. Kaleye varmadan tramvaydan ineceğiniz duraktan itibaren birkaç tane seyir terası var onların da manzarası çok güzel ama kalenin manzarası bir başka. Buraya mutlaka gün batımına yaklaşık 1 saat kala civarında çıkmalısınız. Hem gezmek daha kolay oluyor hem de ışığın güzelliği nedeniyle çok güzel fotoğraf alınıyor.

Kaleye çıkarken gördüğünüz seyir terasının altında kiremitli çatıları ile uzanan semt ise ünlü “Alfama”. Fado, eğlence ve lokal restoranlar için doğru adres kesinlikle burası. Zaten saat akşam 8 civarında semt Sardalya kokmaya başlıyor. Sardalya (Sardine) Lizbon’un önemli bir simgesi. Mutlaka bir ızgara sardalya yemelisiniz Lizbon’dan ayrılmadan önce. Izgara yaptıktan sonra bazen üzerine sarımsaklı bir yağ dökerek servis ediyorlar ve gerçekten çok lezzetli. Ülkemizde sardalya ile pek alakam yoktur ama buradaki sardalyalar çok iri ayrıca pişiriliş ve sunuluşu ile çok lezzetli hale geliyor. Sardalya temizlenmeden organları ile pişiriliyor ve iskeleti hariç her yeri yeniyor. Bizdeki boyundaki sardalyalar ise salamura olarak konservelerde satılıyor. Diğer bir önemli balık da Cod Fish İngilizce adı ile de geçen “Bacalhau”. Bu balığı (Morina balığı olarak biliniyor ülkemizde) değişik şekillerde pişiriyorlar ya da kurutulmuş olarak yiyorlar. Bu balığı da denedik ama çok özel olduğunu söyleyemeyiz.

Nerden geldik buraya; evet Alfama semtinden… zaten akşam gezdiniz ya Kaleyi seyir terasının hemen yanından Alfama’ya inen yokuşlar var kendinizi oradan Alfama’nın ara sokaklarına bırakın kaybolmak için. Korkmayın çünkü sonuçta nehre ineceksiniz mecburen, oradan sonra yolunuzu bulmanız zaten kolay. Bu şekilde gece Fado dinleyecek hoş bir mekan da bulabilirsiniz. Eğer yürüyerek Alfama’ya dalmadıysanız geldiğiniz gibi 28 nolu tram ile tekrar aşağıya inebilirsiniz. Aşağı diyerek kastettiğimiz yer esasen ünlü “Rua Agusta” nın sonundaki Zafer Takının olduğu “Praço do Comercio”. Daha çok bir sarayı andıran yapı eski Ticaret Sarayı. Buranın önünde büyük bir meydan ve onunda önünde “Tejo Nehri” bulunuyor.

Lizbon’da gezerken mutlaka yolunuz 1-2 defa buradan geçiyor. Burada 1755 yılında meydana gelen büyük depremde yıkılan “Riberia Sarayı” bulunuyormuş bu nedenle bu meydana “Terreiro do Paço” yani “Saray Meydanı” da deniyor. Bu meydana açılan en önemlisi ve yaya yolu olan “Rua Agusta” olmak üzere birbirine paralel 6 cadde var bunların hepsi önemli caddeler denebilir. Bu caddelerin bir ucu “Praço Commecial” diğer ucu ise “Restauradore Meydanı”. Bu caddelerden “Rua Prata” üzerindeki Tiger ve Ale Hop mağazaları ucuz ama işe yarayan ürünleri ile ilginizi çekebilir. Rua Agusta yaya bölgesi olması açısından önemli bir cadde ama Lizbon’un prestij caddesi yani bildiğiniz dünya markalarının tümünün yan yana dizildiği cadde “Avenue Liberdade”. Bu bulvar da 1755 depreminden sonra şehrin yeniden yapılanması sırasında yapılmış ama uzun bir süre şehrin elit kesimine ait bir bulvar olarak kalmış. İsminin aksine etrafı duvarlarla kaplı olan bu caddeye sadece belli gelir seviyesinin üzerindeki kişiler girebilirken 1821 Liberal Ayaklanması sonucunda bu duvarlar yıkılmış ve cedde halka açılmış. Rua Agusta’nın hemen solunda ise merkez metro istasyonu diyebileceğimiz “Baixa Chiado” yer alıyor.

Bu İstasyona açılan caddelerden birisi olan “Rua Garret” de önemli bir cadde. Esasen buraları keşfetmek için tüm bu sokaklara defalarca girmek çıkmak gerekiyor. Agusta ve paralel caddeler düz ama Chiado ve Alfama bölgesi çok yokuşlu olduğu için insanı zorluyor ama yine de “Azulejos” adı verilen el yapımı desenli seramiklerle kaplı balkonlarından çamaşırlar sallanan apartmanların arasında gezmek hiç sıkıcı değil. Ara sıra bir yerlerde oturup soluklanmak istediğinizde “Super Bock” bira, rose şarap, sangria ya da kiraz likörü sıklıkla tercih edilenler. Yine bir tanesi Agusta üzerinde olmak üzere değişik yerlerde şubesi olan “Amarino” dondurmacı çok çok başarılı.

28 nolu tram’den bahsetmiştik ya Kale’ye çıkmak için; bu hattın üzerinde olmak için Rua Agusta’yı kesen caddelerden birisi olan “Rua Conceiçao” da bulunmalısınız. Bu cadde Praça do Comercio’ya paralel 3. cadde oluyor ve Rua Agusta ile kesişiyor. Başında ve sonunda iki durak var 28 numaralı tram için. Durağa vardığınızda sıra görürseniz korkmayın çünkü aynı anda 2-3 tram gelip hepinizi alacaktır.

Bu bölgede iken görmeniz gereken bir yapı da “”Rue de Santa Justa” caddesinin üzerindeki “Elevador de Santa Justa” yani “Santa Justa Asansörü”. 1902 yılında bitirilen Neogotik tarzdaki asansörün amacı “Bairro Alto” ile “Alfama” semtlerini birbirine bağlamak.

Bahsi geçmişken tram ve otobüs sisteminden de biraz bahsedelim. Otobüsler de tramlerde duraklarda yazan zamanlarda gelemiyor ve genel olarak sefer sayıları çok az. Özetle ulaşım için metro etkili ama diğer ulaşım ağına güvenmek pek doğru olmaz. Denk geldikçe binersiniz ama ulaşım olarak bunlara güvenmeyin. Makinalardan aldığınız biletler bu araçlarda da geçerli ya da daha pahalı olmak üzere otobüs ve tramvayda aracı kullanan kişiye de ödeme yapabiliyorsunuz. Araç kiralamak; dar yollar, pahalı park yerleri (bazen pahalı olarak bile bulmak çok zor) ve tram yollarının insanın kafasını karıştırması nedeni ile tercih edilmemesi gereken bir yöntem Portekiz’in tümü için.

Gelelim “Belem” e; Belem’e gitmek için tren, 15 nolu tram ya da sightseeing tur otobüsünden birini tercih edebilirsiniz. 15 nolu tram nehir boyunca (adı nehir ama Okyanus sanabilirsiniz) ilerler. Belem’de görmeniz gereken önemli yerler şu şekilde; “San Jeronimos Manastırı”, “Belem Kulesi”, “Kaşifler Anıtı” ve “Pastais Belem”.

“Torre de Belem” yani “Belem Kulesi” bize göre bu bölgedeki en ilgi çekici nokta. Önünde genellikle içeri girmek için uzun bir kuyruk olan kule fotoğraf açısından çok güzel bir manzara sunuyor, hele bir de ışık güzel ise.

Buradan Kırmızı renkli köprüye doğru yürürken “Kaşifler Anıtı” önünüze çıkacak. Buradaki heykeller ile Portekizlilerin yaptıkları keşifler (ya da sömürgecilik faaliyetleri) anlatılıyor. Bu anıtın üzerine de asansör ile çıkabilir ve özellikle Belem bölgesini yukarıdan görme imkanı bulabilirsiniz. Kırmızı Köprü deyince “ben bu kırmızı köprüyü bir yerde daha görmüştüm” derseniz evet orası San Francisco “Golden Gate” ve Lizbon “Ponte 25 de Abril” köprüsünü yapan firma aynı.

Jeronimos Manastırı dini yerlere özel ilgi gösterenlerin ilgisini çekecektir ama Avrupa’nın birçok şehrinde gördüğümüz Katedrallerden çok farklı bir tarafı yok. 100 m ileride mavi tenteli ve genellikle önünde kuyruk olan pastane “Pastais de Belem” yani Belem Pastanesi’dir. Dışarıdaki kuyruk paket alıp gidenler için siz içeriye girip bulabilirseniz yer arayabilirsiniz. Yer yoksa bile mutlaka ortama göz atıp duvarlardaki özel seramikleri görmelisiniz. Yer bulacak kadar şanslı iseniz mutlaka bir Nata yemelisiniz. Burada olmasa da bir tür tart olan Nata’yı her yerde bulabilirsiniz.

Belem’deki beğenimizi kazanan ve görülmesi gerektiğini düşündüğümüz bir nokta da “Centro Cultural de Belem” yani Belem Kültür Merkezi. Yaklaşık “Torre de Belem” in karşısına denk gelen geniş bir alanda kurulu merkezde geçici ve daimi merkezler ve kültürel birçok aktivite ve bazı butik mağazalar bulunuyor.

Lizbon merkezinden biraz uzakta olduğu için şehri gezerken göremezsiniz ama önemli bir yapı da Vasco de Gama’nın Hindistan’a ulaşmasının 500.yılı anısına 1998 yılında yapılan ve 17 km’lik uzunluğu ile Avrupa’nın en uzun köprüsü olan “Ponte Vasco de Gama” dır.

Biz gezmedik ama Lizbon’un gezilmeye değer diğer önemli noktaları da şöyle; “Museu Calouste Gulbekian” (Antika ve Sanat eserleri ağırlıklı özel müze), “Lisbon Oceanarium” (Lizbon Okyanus Akvaryumu), Museu Nacional de Arte Antiga” (Ulusal Antik Sanat Müzesi), “Museu dos Azulejos” (Evlerin dışında kullanılan el yapımı seramiklerin müzesi), “Museu Nacional dos Coches” (Ulusal At Arabası Müzesi), “Museu da Farmacia” (Eczacılık Müzesi), “Teatro Nacional de Sao Carlos” (Opera Binası), “Cristo Rei” (2. Dünya Savaşından yıkımsız kurtulmanın sonucunda şükran olarak yapılan, Rio de Jenario Corcovado Tepesindekine benzer İsa Anıtı)

Portekiz gezimizin diğer duraklarına Cascais, Sintra ve Porto sayfalarından ulaşabilirsiniz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Arzu dedi ki:

    Lizbon’da gezilecek yerlerden alışveriş yapılabilecek mağazalara kadar pek çok detayla yazdığınız yazınız sayesinde vakit kaybı olmadan gezilmesi gerekli yerleri gezebilmiş oldum. Tüm gezi yazılarınızda olduğu gibi yine pratik ve çok faydalı bilgiler, yol tarifleri, vasıta önerileri ve aslında oraya gidince farkedilen daha pek çok detay var. Gerçekten çok faydalandım. Ellerinize sağlık. Teşekkürler.

    1. Engin Ersöz dedi ki:

      👍 🇵🇹

BİR YORUM YAZIN